Lanet Olasıca Paragöz İnsanlar!

Dini imanı para olan ve gözü paradan başka hiçbir şey göremeyen lanet olasıca bir tür var şu dünyada. Kimi zaman duyardım ama böylesine ilk defa rastladım. Kusura bakmayın ama öyle bir insan ki bu insan, para için eşini, çocuğunu ailesini bile satar. Bu seviyede bir adam. Yani artık öyle diyorum çünkü başka türlü tanımlayamıyorum.

1 ay 8 gün önce üniversite okuduğumuz şehirde, arkadaşımla beraber tutmuş olduğumuz eski evden çıkıp yeni bir eve taşındık. Tam olarak ağustosun 14'ünde yeni eve taşınırken eski sahibine hatta eski sahibi değil eski o.. cocuğuna (çok özür dilerim) evden çıkmak istediğimizi söyledik. Ağustosta evde hiç oturmadığımız halde, sadece eşyalarımız fazladan 2 hafta evde kaldı diye adam bizden tam 150 TL talep etti. Evin aylığı zaten 250 TL'ydi. Öyle küçük bir evdi. Zaten 2 kişiydik ve 250 TL bile değmezdi inanın. Geçen sene okulun sonlarına doğru, bir sene bitse de artık şu evden kurtulsak diye günleri sayıyordum neredeyse..

Her neyse.. Dedik ki biz buna (adam bile değil) : "Bu ay sadece 14'üne kadar oturduk biz bu evde. Hatta oturmadık bile. Sadece ev aradığımız süre içerisinde eşyalar evde kaldı. Yeni eve taşındık. Eşya falan kalmadı evde. Eski döneme ait elektrik ve su faturası da kalmadı. Evin anahatarlarını da eve bıraktık. Biz öğrenciyiz yeteri kadar paramız yok. Bizi idare etsen, sadece 100 TL versek kabul eder misiniz acaba?" dedik. "Yeni eve ilk kirasını daha yeni verdiğimizden dolayı paramız kalmadı şuanda." diyerek de ekledik. Adam paragöz ib.nenin teki. Kabul etmedi. Tamam abi dedik. Şuanda cebimizde ne kadar varsa verelim. Kalanını da sonra veririz. Ne var ne yok aldı bizden. Ben ve arkadaşımızdan sadece 110 TL çıktı ve giderken de paranın kalanını alacağını söyledi!

Tüm aylık 250 TL, 2 hafta oturduk 110 TL verdik. Yani adama +15 TL daha vermemiz gerekirken bizden +40 TL daha talep etti. Üstelik de orta sözleşme falan da yok. Kendi kafasına dayanarak istemişti. Adam zengin, parası olduğu her halinden belli. Son model Toyota Corolla var altında. Fakir olsa anlarız belki ama zengin adamsın, ne diye hakkın olmayan parayı istersin?.

Dinsizin hakkından imansız gelir. Sen 40 TL istiyorum diye diretirsen, biz de vermemiz gereken 15 TL'yi de vermeyiz. Sonuç olarak 1 aydan fazla bir süredir o hakkı olmayan 25 TL'yi alacak diye her gün arıyor. (Vermemiz gereken 15 TL. Onun talep ettiği 40 TL ve sonuç olarak haksız kazanç sağlamak istediği 25TL gibi fazladan bir para var.)

Arıyor açmıyoruz. Mesaj atıyor cevap vermiyoruz. Gizli numaralara engelledik hatlarımızı. Başka numaralardan aramalar yapıyor, yine açmıyoruz. Deliriyor, üstüne bir de "paramı vermeyen adamı oyarım ben. elektrik faturası da gelmiş. onu da ödeyin. pazartesi akşamına kadar mühletiniz var." şeklinde de tehdit mesajları atıyor.

Lan oturmadığımız evin elektrik parasını neden biz ödeyelim? Oturduğumuz süre içerisindeki tüm faturalarımızı ödedik zaten. Son 1 aydır yeni bir evde oturuyoruz ve bize bir daha binasını bile dışardan hiç görmediğimiz bir evin elektrik faturasını ödetmeye çalışıyor. Hem suçlu! Hem güçlü dedikleri işte böyle bir şey olsa gerek.

Neden verelim ki? Biz milyoner miyiz? Para kolay mı kazanılıyor? Paranın gereken kısmını ödüyoruz da +40 TL niye? Öğrenciyiz, çalışan falan da değiliz. Para kazanan bir birey olsak alır o parayı yüzüne fırlatırdım ben, o şeref yoksunu şe.refsizin!

İşin garip tarafı da şu. Gözünü o kadar çok para hırsı bürümüş ki mantıklı bile düşünemiyor artık. Hadi haketmediğin bir parayı bizden istedin. Peki 1 aydan fazla bir süredir insan hiç bıkmaz mı? Çok para da değil onun için. Adamın zengin olduğundan, villaları ve parselleri olduğundan haberimiz var. "Neyse, bu çocukların bana parayı vereceği yok. Ben bu işin peşini bırakayım." demiyor. Hani 500-600 TL olsa peşinden koşulacak bir para diyebiliriz ama zenginsin ve altı üstü 40 TL'nin peşinden neden koşuyorsun? Zengin adamsın, fakir de değilsin. Öğrenciye çok gelir o 40 TL. Zoruna gider. Zor durumda kalır ama senin için ne ki o para? Bir hiç!

Her gün arayıp mesajlar atarak rahtsız ediyor. Huzurumuzu kaçırıyor. Eğer o parayı hakediyor olsa şimdiye kadar vermiştik zaten ama yok yani. Kafasından bir ücret uydurup para istiyor. Dağ başımı burası? Eşkiya mısın sen? Haraç mı kesiyorsun? Ayıp, haysiyet, şeref, itibar gibi kavramlardan hiç mi haberin yok senin?

1 sene boyunca oturduğumuz evin sorunlarını her fırsatta dile getirmemize rağmen gelip bir defa bile olsun ilgilenmedi. Komşularımız bile bize "önce evine baksın. sorunlarınızı halletsin. sonra parasını verin" demesine rağmen biz bir defa bile olsun aylığı aksatmadık. Şimde de gelmiş tehditler savuruyor. Kolay lokma bunlar. Kaç TL istesem verecekler. Hiç ses çıkarmıyorlar hesabı yapıyor heralde. Hani diretirsem para koparırım gibisinden hesaplar yapıyor kendince sanırım..

Bazen bıkıyoruz bu tavırlarından. Ne uğraşacaz bu deliyle. Parasını verelim de kurtulalım diyoruz ama adama gel paranı verecez bile diyemiyoruz. Olay artık tamamen farklı bir hal aldı çünkü. Attığı mesajları ve günde 20-30 tane çağrıdan ne kadar öfkelenmiş olduğunu anlayabiliyoruz artık. 1 aydır telefonla olan bu tacizini neredeyse her gün yapıyor. Sanki işi gücü yok da tüm gün bizle uğraşma görevi kendisine verilmiş gibi. Adamın paradan öylesine gözü dönmüş ki artık, bizi gördüğü yerde dövecek cinsten. Hani artık karşısına çıkıp al paranı desek, soyacak bizi. Daha çok para isteyecek, üstüne bir de dövecek hissine kapılıyor insan. Bir de zaten piskopat gibi sert bir yapısı olması da insanı ürkütüyor. Adama "Neyin hırsı lan bu! Allah gözünü doyursun. Köpek herif!" diyesi geliyor insanın ama biz onun gibi yetişmedik. Bu zamana kadar yaptığı  onca şeye rağmen de hiç saygısızlık etmedik. Buna dayanaraktan kendinde güç buluyor sanırım ama emin olun zerre kadar saygıyı da haketmiyor. Bırakın saygıyı, bir gün sürünse bile bir yardım elini bile hakedecek biri değil. Bunu anladım ben.

Belli ki zamanında bayağı bir haksız kazanç elde etmiş ki o yüzden adamda Allah korkusu diye bir şey de kalmamış. Bir gün Allah'tan cezasını bulur İnşallah. Bundan başka diyecek laf da bulamıyorum artık. Açıkçası arkadaşımla ne yapacağımıı bilemez durumdayız şuanda.

İçimi dökmek anlamında bloga yazmak istedim başıma gelen bu olayı. Hem zaten blogun da amaçlarından biri de bu değil mi zaten. Buradan yazıp, olayı anlatınca basit bir olaymış gibi gözünüze gelebilir ama inanın öyle böyle değil. İlk defa böylesi bir magandayla karşılaşıyrum. Hani içinde bulunduğumuz durum çok garip boyutlar da almaya başladı. Kimi zaman düşünüyorum. Dava açsak sonu nereye gider diye. Çünkü resmen telefonla taciz ve haraç kesme olayı var işin içinde. Şimdi boyun eğsek belki de bunu sürdürmeye devam edecek ve gerçekten de haraç istemeye başlayacak. Bunun böyle olmayacağının garantisini kim verebilir ki?

Ma.fyaya mı bulaşmışız, nasıl bir belaya bulaşmışız inanın hiç bilmiyorum. Bir kaç güne bıkar, imana gelir diye bir şey yok adamda. Çünkü adam adam değil, namus.suzun teki. Yazının başında da dediğim gibi eşini, anasını, çocuklarını bile para karşılığı satabilecek türden şe.refsiz bir adam! Bundan eminim artık!

Evi tutarken bilseydik, tutmazdık diyecem ama nereden bile bilirdik ki. Gerçi o berbat evi ben tutmadım. Arkadaşım bulmuş, anlaşmış ve tutmuşlar ailesiyle. Ben olsam kesinlikle redderdim o evde kalmayı. Bugüne kadar verdiğimiz paraları da kendisine helal etmiyorum! O derece nefret ediyorum ondan ve onun gibi tüm paragöz insanlardan. Hayatı paraya endeksli olan, hayatı para olmuş, gözünü para hırsı bürümüş yani hayatı paranın eksenin de dönen bütün insanlardan nefret ediyorum!

Bakalım bu işin sonu ne olacak. Dualarınızla ancak bu işin içinden sıyrılabilirim arkadaşlar. Bıkıp usanmadan yazıyı sonuna kadar okyan herkese çok teşekkür ediyorum. Bu yazımı okuyup, sıkıntıma ortak olan, sıkıntımı paylaşan herkese çok teşekkür ediyorum.

Adsız

Okuduklarım : Zülfü Livaneli - Serenad

Bir arkadaşımın tavsiyesi ile merak edip okumaya başlarken bir anda baktım ki sayfa 70lere kadar geldiğim bir kitap... Karakterleri ve kurgusu hayali fakat; kitap içerisinde anlatılan tarihi olayların birebir gerçek olduğu bir roman.

Nedendir bilmiyorum ama kitabın fotoğrafını çektikten sonra, bloga eklemeden önce bilgisayarda biraz oynama yaparak "antika fotoğraf" görüntüsü verdim. :) Kitabı okuyan kişiyi eskilere alıp götürdüğündendir belki diyecem ama; bu sefer de "ulan sanki çok da eskileri görmüş gibi konuşuyursun" gibi bir tepki gelmesinden çekiniyorum. :) Şaka bir yana ama gerçekten de öyle. İnsan bir anda kendini öykünün içinde buluyor. Kitaba kendinizi verince, sanki olayların içindeymişsiniz de her şeye birebir tanık oluyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Kitabın bendeki etkileri bu yöndeydi diyebilirim.

Daha çok şarkıcı olarak ismini duyduğum Zülfü Livaneli'nin Serenad adlı romanını son derece başarılı bulduğumu söyleyebilirim.

Roman'da 1940 'lı yılların Nazili Almanyası'ndan ve Nazilerden Struma adlı bir gemi ile kaçan Yahudiler'den bahsediliyor. Kısacası kitapta, Struma faciasına değiniliyor desem yanlış olmaz.

Yazar, romanda Struma faciasından bahsederken sıkıcı tarih kitapları tarzında değil, Maya Duran adlı hayali bir karakterin uçak yolculuğu sırasında yazmaya başladığı günlüğü ile roman şekilleniyor ve son derece akıcı bir şekilde devam ediyor. Yani aslında roman, hayali bir karakter olan Maya Duran'ın romanın içinde yazdığı günlüğüdür.

İstanbul Üniversitesi'nin halkla ilişkiler bölümünde çalışan Maya'ya üniversite tarafından, üniversiteye konusma yapmak için gelecek olan 87 yaşındaki Alman profesör Maximillian Wagner'in İstanbul'da kalacağı süre boyunca onunla ilgilenmesi görevi verilir.Roman bundan sonra Maya ve profesör arasında geçen olaylar zinciri ile sürükleyici bir tarih dersine dönüşmeye başlar. Buradan itibaren ise artık yavaş yavaş romanın gelişme bölümü de şekillenmeye başlar.

1941 yılından sonra ilk defa 60 yıl sonra yeniden İstanbul'a gelen Wagner'in, kendisiyle ilgilenmesi için görevlendirilen Maya ile olan başlayan günlük ilişkisi belli bir yerden sonra kendini iki arkadaşın samimiyetine bırakır. Bu samimiyet sonucu olarak da geçmişte yaşadığı acıları Maya ile paylaşan Wagnerin, eşi Nadia ile olan acıklı hikayesini Maya'ya anlatmasıyla roman, bizi bir anda 1941'deki Struma faciasına götürür. Olaylar artık, birbirini çok seven bir çift olan Nadia ve Wagner adlı iki aşığın, ilk önce Naziler yüzünden eşinin trenden atılması daha sonra ise Struma faciası ile eşini tamamen kaybeden Wagner'in acıklı hikayesine dönüşür. Böylece roman buradan sonra gelişme bölümüne tamamen giriş yapmış olur. Maya bir yandan hazırlamakta kitap haline getireceği kitabında, bunları anlatırken diğer yandan günlüğünü yazmaya da devam eder.

1939-1940'lı yıllar Nazilerin, Yahudileri katlettiği dönemlerde Alman profesörü olan genç Maximillian Wagner, okuldaki Nadia adlı, Yahudi kıza aşık olur. Evlenirler. Fakat Nazilerin hakimiyetini giderek arttırdığı ülkede yaşamak, eşi bir Yahudi olan Wagner için çok zor bir hal almaya baslayınca çareyi, İstanbul'a kaçmakta bulurlar ve buradan sonrası için hayat her iki aşık için resmen birer çileye dönüşür.

Roman, iki aşık üzerinden anlatılarak hem tarihi bir belgesel görüntüsü canlandırıyor zihninizde hem de acıklı bir aşk hikayesini konu alıyor diyebilirim aslında. Ayrıca Maya'yı tek başına ele alacak olursak, kocasından ayrı yaşayan ve bir de çocuğuna bakma için evini hem geçindirmek hem de çocuğuna bakmak için oradan oraya koşuşturan bir bayan için ne kadar zor olduğunu da bize göstermektedir. Kitap sadece bir olaya bağlı kalmayıp aslında birden çok şeye değiniyor diyebilirim. Olaylar o kadar güzel ve en ince ayrıntısına kadar tasvir edilmiş ki, okurken o olayları yaşadığımı ve kitabı okuduktan sonra bayağı bir etkilendiğimi söyleyebilirim.

Doğrusunu söylemem gerekirse uzun zamandır ilk defa, bir kitabı böylesine merakla ve büyük bir istekle okudum. Kitap benim açımdan son derece bilgilendirici oldu. Devletler ve insanların ne kadar acımasız olacağı hakkındaki bakış açım genişledi. Ayrıca yıllardır MEB'in hiçbir tarih kitabında bahsetmediği bir tarihi öğrenmiş oldum.

Kitabın arka kapağındaki ufak tanıtımı da buradan paylaşayım :

Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi'nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran'ın (36) ABD'den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner'i (87) karşılamasıyla başlar.

1930'lu yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile'ye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikâyesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir.

Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor.

Okurunu sımsıkı kavrayan Serenad'da Zülfü Livaneli'nin romancılığının en temel niteliklerinden biri yine başrolde: İç içe geçmiş, kaynaşmış kişisel ve toplumsal tarihlerin kusursuz Dengesi.

Adsız

Allah Kimseyi Geri Kafalı İnsanlarla Muhattap Etmesin

 
Allah kimseyi öyle insanlarla karşılaştırmasın, gerçekten çok zor bir durum. Ben şahsen buna bu sene ilk defa şahit oldum. Hiç istemediğin şeyi zorla kabul etmek durumuna bile gelebiliyorsunuz bazen.

Geri kafalı insanlar derken, geri zekalı, salak insan anlamında demiyorum. Kendini bir türlü yenileyemeyen. Eski kafalı ve anlayışsız insanlardan bahsediyorum. En doğruyu hep kendilerinin bildiğini sanarlar. Dediklerinde inatçıdırlar. Sen ne kadar yaptığının yanlış olduğunu söylesende o anlamaz. Geri kafalıdır çünkü. İnatçıdır.

Karşılaştığı tüm olayları geçmişle karşılaştırır bu geri kafalılar.

"Bizim zamanımıda insanlar böyle değildi. Şimdi herkes rahatına bakıyor. Doktorlar, hastane boş. Bizim zamanımızda hiçbiri yok. Kimse şikayet etmiyordu. Biz bir odada 10 kişi ders çalışırdık. Rahat batar. Herkese bir odanın ne gereği var. Bir odada 5 arkadaş oturup ders çalışılabilir."

vb. tarzda gereksiz ve saçma sapan düşünceleri vardır. Kendilerini bir türlü güncelleyemezler. Bütün bunları bir kenara bırakın, geri kafalı olduklarını da bir türlü kabullenemezler. Çünkü o hep en doğruyu bildiğiniz sanar.

Bu geri kafalı insanlar, bir apartmanın 4. katında oturmak varken, lüks ve rahat bir yerde oturmak varken, sırf gereksiz ve boş düşünceleri yüzünden bir evin zemin katına bile mahkum ederler. Sizi hep zor durumda bırakırlar. Bu tip insanlar en yakınlarına bile güvenmezler, gidip onlar gibi geri kafalı insanlara güvenirler hep.

Sizin zamanınızda olan her şey sizin zamanınızda kalmıştır zaten. Devir değişiyor. İnsanlar değişiyor. Geçmiş zamanı şimdiye uyarlamak ne derece mantıklı olabilir? Tek başına dünyaya düzenine karşı gelmek kadar saçma geliyor bana, bu tarz inanların tutumu. Dediğim dedik bir dikatörlükleri vardır ki o kalın kafalarına ne dersen de bir şeyler sokamazsın. Tüm dünya o yaptığının yanlış ve gerizekalıca bir şey olduğunu söylese de o yine bildiğini yapacak kadar kalın kafalıdır. Olaylara da hiçbir zaman objektif bakamazlar ve hep tek taraflı değerlendirirler olayları bu sebeple de pek sevilmezler ki ben ilk defa öyle bir tipe şahit oldum. Bırakın sevilmemeyi nefret eder aşamaya geldiğimi de söyleyebilirim.

Yazıda bir amcanın birinden bahsediyorum. Henüz kendisini tanıyalı çok olmadı ama keşke hiç tanımasaymışım diyorum. İçinin dökesim var.. Yazacak çok şey var aslında ama, yazamıyorum. Bu da tanınmış bir blogun bir dezavantajı işte. Bu yüzden de böyle kişisel yazıları gönül rahatlığıyla yazamıyor insan. Kim bilir, belki oğlu belkide bir yakını okur yazıyı diye, içinde bulunduğum durum ile ilgili pek de ayrıntıya giremiyorum. Kimseyle bir kırgınlığım falan olsun istemem çünkü.

Yazımı da burada bitirmek istiyorum sevgili okur. Biraz da olsa blog yazmanın avantajlarından birini kullanarak içimi dökmeye çalıştım. Ben bu tip insan ve insanlarla muhattap oldum ve size de elimden geldiğince tarif etmeye çalıştım. Aklınızda belli bir profil hemen oluşmuştur zaten ve siz siz olun bu tip insanlarla, mecbur kalmadıkça muhattap olmayın. Uzaklaşabildiğiniz kadar uzaklaşmaya çalışın derim ben.

Adsız

Mustafa Kemal Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Hakkında Genel Bilgiler


Tercih zamanı öğrencilerin yapacakları tercihlerde veya tercihler sonrası MKÜ'yü kazananlar olursa onlar için rehber olması açısından böyle bir yazı yazmak istedim. Çünkü ben tercih aşamasında da tercihlerden sonra da bayağı bir araştırmıştım internette ve doğru düzgün kaynaklar bulamamıştım. Sözlüklerden falan edindiğim bilgilerle yetinmiştim.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki Mühendislik Fakültesi 2008-2009 öğretim yılında, ana kampüs olan Tayfur Sökmen Kampüsü'nden, Hatay'ın İskenderun ilçesine taşınmıştır. Yani mühendislik fakültesi ana kampüste değildir. Ana kampüs, Hatay'ın Antakya ilçesinin, Serinyol beldesine aittir ve mühendislik fakültesine olan uzaklığı yaklaşık olarak 1 saattir. PAC arabalarıyla gidilmektedir ve yol ücreti öğrenciler için 7 TL; gidiş geliş toplam 14 TL'dir. Yani hayal ettiğiniz kampüs ortamı MKÜ'nün mühendislik fakültesinde malesef ki yoktur. Bunu en başta belirtiyorum çünkü buraya gelenlerde ilk başta bu yönden bir hayal kırıklığı oluyor.

Şuanda İskenderun'da bulunan mühendislik fakültesi, çoook büyük bir alana sahip. Bir ucundan diğer ucunu göremeyeceğiniz kadar büyük ama bomboş bir araziye kurulmuştur. Bu bomboş ve geniş arazi içine de mühendislik blokları kurulmuştur. O bloklar birbirleriyle bağlantılıdır. İlk başlarda bina içinde kaybolabilirsiniz. Labirentin içinde hissedersiniz kendinizi ama zamanla alışıyorsunuz. :) Onun dışında inşaatları süren 1-2 bina daha var. Zamanla burada da bir kampüs ortamı olacağı söylentileri var ama kim bilir ne zaman olur.

Etrafı bomboş bir arazi olduğu için genellikle çamurlu oluyor. Bata çıka okula ulaşıyoruz. Berbat bir şey. Gerçek bir üniversite ortamı İskenderun'daki fakültede malesef ki yok. Bir lise gibi. Diğer üniversitelere kıyasla mühendislik fakültesi resmen dışlanmış gibi. Doğru düzgün bir sosyal aktivitesi bile olmayan bir üniversite. Sosyal aktivite istiyorsanız kendiniz çabalamanız gerek.

Neyse, ben üniversite hakkında genel bilgilerden bahsetmek amacıyla bu yazıyı yazma kararı almıştım. İzlenimlerimi yada düşüncelerimi anlatmak amacıyla değil. Konu sapmasın.  Bir başka arkadaşımız kendi blogunda, kendi bakış açısıyla üniversiteyi ve üniversite ortamını, üniversiteden soğuma garantili bir şekilde yazmış. :) Çok da doğru şeyler yazmış bana göre. Buraya tıklayarak o arkadaşımızın yazısına ulaşabilirsiniz.

Ben yazıma, üniversitenin uydudan çekilmiş bir görüntüsünü paylaşarak devam edeyim. :)

Mühendislik fakültesinin uydudan görünümü




MKÜ'nün İskenderun'daki Mühendislik Fakültesi'nde Bulunan Bölümler : 
  • Bilgisayar Mühendisliği
  • Elektrik-Elektronik Mühendisliği
  • İnşaat Mühendisliği
  • Makine Mühendisliği
  • Petrol-Doğalgaz Mühendisliği
***Bunların dışında kalan 4 yıllık bölümler, Antakya'ya bağlı, Serinyol Belediyesi'ndeki ana kampüs olan Tayfur Sökmen Kampüsü'ndedir.

Mühendislik blokları, dıştan bir görünüm...

Mühendislik Fakültesi'nin İçinde Neler Var?
Üniversite içinde bir tane öğrenci yemekhanesi vardır. Yemek ücreti 2 TL'dir. Çeşit bakımından da bir öğünde 2-3 çeşit yemek oluyor. Ben şahsen yemek hanedeki yemekleri severdim. :) Ama 2. öğretim olduğum için genelde evde yemek yemeyi tercih ederdim. Yemekhane daha çok 1. öğretim öğrencileri tarafından tercih ediliyor.

Yemekhane dışında 1 tane kütüphanesi var. Kütüphane akşam 17.00'a kadar açık oluyor. İnternet araştırmalarınızı veya kaynak kitap eksiklerinizi giderebileceğiniz küçük bir kütüphanesi var. Küçük ama tek bir fakülte için normaldir.

1 tane kantini var. Burası da pek büyük olmadığından öğrencilerin tıka basa doldurduğu zamanlarda oturacak yer bulamıyorsunuz çoğu zaman. Banklara mecbur kalabiliyorsunuz ve kantinden bir şey almak için sırada beklediğimiz zamanlar da oluyor. :)

Spor faliyetleri için ise fakülteye ait futbol, basketbol sahaları vardır.

Labaratuvarlarından bahsedecek olursam her mühendisliğin kendine göre 1-2 labaratuvarı var. Diğer üniversitelerle ne derece kıyaslamak gerek bilemiyorum.


Üniversite'de Çalışma İmkanları ve Üniversite'nin Burs Durumu Nasıl?
Üniversite'de part-time çalışmak isterseniz, okulun yemekhanesinde  haftanın 5 günü (sadece hafta içi) saat 11.30 ile 13.30 arası çalışıp harçlığınızı çıkarabilirsiniz. Ücreti 250 TL civarı bir şeydi aylık. Tam hatırlamıyorum. İkinci öğretim öğrencileri için iyi bir fırsattır bence.

Onun dışında üniversite öğrencilere, burs olarak sadece yemek bursu vermektedir. Yemek bursu başvurusu yaptıktan sonra, bursu kazananlar ücretsiz olarak yemekhanede 1 sene boyunca yemek yiyebilirler.

İskenderun Nasıl Bir Yerdir? Sosyal Aktivite Açısından Nasıldır?
İskenderun, kıyı şehridir. Yazları çookk çookk sıcaktır. Bunaltır. Kışları soğuk olmuyor genelde. Hatta neredeyse kış bile gelmiyor gibi fakat rüzgarı sizi sarsar. :) Aslında kışların çok da soğuk olmaması iyi bir avantaj olarak sayılabilir.

Şehrin merkezinde, kıyı kesimlerinde zaman geçirecek güzel kafeler vardır. Yürüyerek 30 dakikada, şehir içi dolmuşlarla 6-7 dakikada ulaşmak mümkün. Ayrıca dikkat ederseniz dolmuş dedim çünkü otobüs denen bir şey yok İskenderun'da. Şehir içi dolmuşlar vardır ve dolmuş ücretlerinin de 1.25 TL olduğunu da yeri gelmişken yazayım. :)

Yüzmek içinse tercih edilecek yerler arasında Arsuz gelir en başta. Arsuz'un kampüse olan uzaklığı arabayla 40-45 dakika civarı bir şeydir. Üniversitenin kendi bulunduğu çevrede ise yine pek bir şey yoktur. Üniversitenin tam karşısında bölgenin tek alışveriş merkezi olan PrimeMall bulunmaktadır. Alışveriş merkezi dışında çeşitli tanınmış marketler de bulunmaktadır.

Üniversitenin karşısında bulunan PrimeMall AVM


Mühendislik fakültesi İskenderun'a yeni taşındığından az önce de dediğim gibi AVM ve marketler dışında öğrenciler için aktiviteler yoktur okul civarında ama şehir merkezinde (yani sahil kısmında, alttaki fotolardan da görüldüğü gibi) kafeler, eğlence yerleri vs. bulabileceğinizi üst kısımlarda bir yerde söylemiştim. Merkeze olan uzaklık yürüyerek yaklaşık olarak 30-35 dakikadır.

Üniversiteden yürüyerek 30dakika; arabayla 8-9dakikada yetişebileceğiniz, denize sıfır olan bir kafe

Üniversiteden yürüyerek 30 dakika; arabayla 7-8 dakikada yetişebileceğiniz, şehir merkezinde, denizi üstten gören başka bir kafeden çekilmiş bir fotoğraf..


Çevreden çok her şey arkadaş ortamına bağlıdır aslında. Ortam varsa şehirde gezmesi de eğlenmesi de iyidir ama arkadaş ortamına çok fazla takılıp da derslerinden kalan öğrenci de çoktur. Siz eğlenceden çok derslere önem verin derim ben. Eğlence 2. planda olsun çünkü üniversite bu, lise gibi değildir, derslerde hocalar zorlarlar, sınıf geçmekte zorlanırsınız...

Peki Barınma Nasıl? Ev, Yurt Ücretleri Ne Düzeyde?
Genelde öğrenciye ev vermedikleri gibi bir gerçek var ama eğer ararsanız verenler de var tabi. Ücretler genel olarak 450 ve üzeridir. Mesela 2+1 ise 450 - 550 arası değişirken; 3+1 evler ise 550-700 arası değişiklik gösteriyor. Üniversiteye en yakın yurt Ayan Yurdu'dur. Öğrencilerin geneli de orayı tercih eder ve hiçbir kuruma bağlı olmayan özel bir yurttur. Odada kalacak kişi sayısına göre ücretleri değişiklik gösterir. 2 kişilik odalarda kalanlar kişi başı 450 civarı bir ücret öderken, 4 kişilik odalarda kalanlar 350 civarı ödüyorlardı yanlış hatırlamıyorsam tabii. Çünkü ben yurtta kalmadım. Arkadaşlarımdan duyduğım kadarıyla yazıyorum şuanda.

KYK yurdundan da biraz bahsedeyim. Devlete ait bir yurt olan KYK, Mühendislik fakültesine bayağı uzaktadır. Yürüyerek 40-45 dakikanızı, arabayla ile ise yaklaşık olarak 10-15 dakikanızı alır. KYK'dan öğrenciler için okula giden özel servisler vardır. Günün belli saatlerinde kalkıyorlar fakat; kış zamanı, ders programınızdaki değişiklikler, ek dersler veya okulda bir işiniz olduğu zaman acilen okula gitmek gibi bir durumunuz olursa bu uzaklık sizin için sorun yaratabilir.

Eğitim İmkanları Nasıldır?
Ne desem bilemiyorum. :) Çünkü herkes bu soruya farklı farklı cevaplar verir. Kişiseldir, kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Aslında gerçekten sevdiğin, okumak istediğin bölümdeysen buraya kadar yazdıklarımın hiçbir önemi yok. Öğrenci her şeye katlanır. O yüzden mühendislik seçecekseniz size tavsiyem severek seçin, birilerinin zorlamasıyla seçmeyin, zorlanırsınız. Eğer öğrenmeye meraklıysan üniversitenin nasıl olduğunun hiçbir önemi yok aslında. Seni bir yerlere getirecek kişi öğretmen değildir, sensin. Bizim matematik hocasının bir sözü vardır, başka bir konuda ayrıca değinirim belki. Şöyle demişti bize : "Üniversite öğrenciyi yetiştirmez, öğrenci kendini üniversitede yetiştirir." demişti. Çok da doğru demiş aslında. En iyi üniversiteye gitsen bile, kendini geliştirmedikten sonra ne faydası var ki? Bence mühendisliği diğer bölümlerden ve mesleklerden ayran en büyük özellik de budur. Üniversitenin pek bir önemi yoktur mühendislik okuyan için, kendini geliştiren, çalışan, kendine sürekli bir şeyler katanın iyi bir yerlere gelebildiği bir meslektir mühendislik. Başkaları nasıl düşünür bilmiyorum ama ben öyle düşünüyorum.
 
Mkü blokları.. İç taraftan çekilmiş bir görüntü.(Gece)

Benim yazacaklarım ve aklıma gelenler şimdilik bu kadar... Eğer tercih aşamasındaysanız, bu yazdıklarımı dikkate alarak kendiniz için en iyi tercihi yapacağınızdan eminim.

Eğer ki tercih aşamasını geçtiyseniz ve Mustafa Kemal Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'ni kazanan biri olarak bu yazıyı okuyorsan, aramıza hoş geldin. :) Eğer farklı bir ilden geliyorsan (Hatay dışı) şunu bilmeni isterim ki ilk izlenimlerine göre ortamı, çevreyi falan sevmeyeceksin ilk başlarda. Canın falan da sıkılabilir. Doğaldır. Hepimiz yaşadık bunu ama zamanla atlatıyorsun. Çevrenin dışında ailenden uzak kalmanın da biraz sıkıntısı oluyor tabi ama şunu da unutma ki benim Ankara'da veya İstanbul'da okuyan arkadaşlarım da var. Hiçbiri halinden memnun değil. Ankara ODTU'yü kazansan, İstanbul Teknik Üniversitesi'ni kazansan da "benim memleketim gibisi yok, burada yaşanmaz" dersin. Arkadaşkarımdan biliyorum ve bu doğaldır çünkü ailenden uzak be hiç alışmadığın, bambaşka bir şehirdesin. Sadece İskenderun değil, nerede olursan ol, şu okul bitse de veya tatil olsa da gitsem diyeceksiniz. Zamanla alışırsın ama çok fazla can sıkıntısı falan yapmayın. Mühendis adayı olmanın tadını çıkarmaya bakın. :)

Ayrıca... Yazının başında belirttim ama bir daha belirteyim. Mühendislik fakültesinde kampüs ortamı yoktur. O hayalle gelmeyin, hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. :) Eğer kampüs istiyorsanız ki 1 günlük için gitmeye de değmez. :) Ana kampüs, Hatay'ın Antakya ilçesindedir ve mühendislik fakültesine uzaklığı 1 saat civarı bir şeydir. PAC arabalarıyla gidilmektedir. Yol ücreti de öğrenciler için 7 TL'dir. Gidiş-geliş 14 TL olmakla beraber öğrencilere "Oha! Öğrenci adamım ben ya! Ne yaptın sen? Bir defa görmeye giderim, bir daha da gitmem." dedirtmekte.  :)

Mkü blokları.. İç taraftan çekilmiş bir görüntü.(Gündüz)
Aklınıza takılan sorular var ise, alt kısma yorum olarak yazabilirsiniz veya "Hakkımda"  bölümünden Facebook adresime ulaşarak aklınıza takılan soruları bana bildirebilirsiniz. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım.

Programlama Dili Öğrenmenin İnsana Kazandırdıkları


Büyük usta ve son zamanların en büyük dehalarından, aynı zamanda da Apple'ın kurucusu Steve Jobs'un da dediği gibi :

"Bu ülkede herkesin bilgisayar programlamayı öğrenmesi gerek. Çünkü insana düşünmeyi öğretir."

Çok da doğru demiş. Günümüzde aklımızın alamayacağı ve bizi hayretler içesinden bırakan bir çok şey aslında bilgisayar programlama dilleri sayesinde yapılmaktadır. Hatta Valve'nin kurucusu Gabe, programlama bilenleri geleceğin sihirbazları olarak tanımlamaktadır ama; bu yazıdaki amacım bilgisayar programlama ile neler yapılabileceği değil, insana kişisel olarak kazandırdıklarından bahsetmek istiyorum.

Bilgisayar programlama ilerde mesleğiniz olmayacaksa bile boş zamanlarınızda uğraşılması gereken bir hobiniz olabilir. Çünkü bilgisayar programlama, stratejik ve daha geniş düşünmenizi sağlamaktadır. Adeta satranç oynar gibi. Beyninizi yorar, daha çok beyin gücü gerektiriri. Bazen sınırlarınızı aşmanız gerekir.

Günümüzde hemen hemen tüm mühendislik dallarında bilgisayar programlama öğretilmesinin sebebi de budur zaten. Bilgisayar programlamayı bilmek aslında "Bilgisayar Mühendisleri"nin işidir fakat; günümüzde makine, elektrik-elektronik, inşaat, elektronik ve haberleşme mühendislikleri ve aklıma gelmeyen daha bir çok mühendislikte herhangi bir programlama dili yarım veya tam dönem öğretilmektedir.

Programlama dilini bilmeleri iş hayatlarında hiçbir zaman işe yaramayacak olan İnşaat mühendislerinin veya makine mühendislerine veya diğer mühendisliklere öğretilmesindeki asıl amaç da bu zaten : Düşünmeyi öğretmek. Düşünmeyi öreğtmekten kastım, daha geniş, daha stratejik, daha verimli düşünmeyi öğrencilere öğretmektir.

Bunların dışında, öğrencilerin bakış açısını geliştirmek, olaylara daha farklı boyutlardan bakabilmek ve ayrıca karşılaşacağınız problemlere en kestirme ve en akıllıca yolu bulabilmeyi öğretir. Mesela programlama dili öğrenirken öğreneceğiniz algoritma sayesinde çok karmaşık problemleri daha basite indirebilme ve her açıdan olasıkları değerlendirerek en akıllıca çözüme ulaşma gibi insana gerçek hayatta bir çok katkı sağlamaktadır. Bunun için hangi programlama dilinn öğrendiğinizin pek bir önemi yoktur.

Kendi alanınızla ilgili olmasa bile eğer hoşunuza gider ve kendizi iyice geliştirdikten sonra bu işten para kazanmak isterseniz; ister kendi uygulama ve programlarınızı yapıp satabilir, İsterseniz de hem yurt içi hem de yurt dışında rahatlıkla iş imkanı bulabilirsiniz...

Teknolojinin çok hızlı bir şekilde gelişmesiyle birlikte günümüzde Amerika işe almak için, programlama bilen 1 milyon kişi arıyor. Hatta bunun için başta Microsoft'un sahibi Bill Gates, Facebook'un sahibi Mark Zuckerberg ile Facebook'ta çalışan önemli bilgisayar mühendisleri, Twitter'ın sahibi Jack Dorsey, Drobbox'un sahibi Drew Houston ve diğer ün yapmış ve işinde başarılar elde etmiş önemli kişilerin, Amerika'da programlama öğrenme yaşını düşürerek, gençlere daha erken yaşta  programlama öğrenmeye teşvik etmek için ortaklaşa bir proje başlatmışlar.

Bu projenin videosunu alt yazılı olarak alt kısma ekledim. Videoyu baştan sona kadar izlemenizi tavsiye ederim. Bilgisayar programlamanın neden öğrenilmesi gerektiğini kısmen de olsa anlatan fakat daha çok programlama öğrenmeye teşvik eden bir bir video olmuş diyebilirim. Ayrıca çalışma alanlarının ne kadar eğlenceli yerler olduğundan da bahsetmeyi ihmal etmemişler.

Adsız

Pacman Duvar Oyunu (Level 14 Bayağı Zorluyor)

Küçüklüğümde de severdim bu oyunu. Canım sıkkınken Google'da aratıp buldum. Eskiden adı daha başkaydı sanki ama hatırlayamadım. Ayrıca internetten de oynanmıyordu. Bir bilgisayar oyunuydu. Bilgisayara kurularak oynanan bir oyundu. Onun bir benzerini internete sunmuşlar. Adına da "Pacman Duvar" demişler. Yalnız bu Pacman, bizim bildiğimiz Pacman oyunundan biraz daha farklı.

Yılların tecrübesi olaraktan oyunu oynarken Level 10'a kadar çok rahat geldim. Level 10'dan sonrasında bir zorlansam da Level 14'e kadar gelebildim ama; Level 14 geçilecek gibi değil. Belli bir yerden sonra geçmenin imkansız olabileceğini düşünüyor insan psikolojik olarak. :)

Aslında oyunda verilen dondurma, kiraz, muz, güneş vs. tarzı ekstra güç sağlayan şeyleri akıllıca kullanarak sadece bu turun geçilebileceğini düşünüyorum fakat; bu turda(Level 14) onlardan az vermelerinin yanında, canavarların çokluğu da onların verimli kullanılmasını da engelliyor.

Ben henüz geçemedim ama o turu geçebilecek ve oyunu bitirebilecek mutlaka birileri çıkar diyerekten oyunu blogda paylaşayım dedim. :)

 
Oyun Nasıl Oynanır? 
Oyun çok basit. Bir iki oynamadan sonra rahatlıkla mantığını kavrarsınız zaten. Sadece yön oklarını kullanarak duvar örüyorsunuz. Oyun içindeki hareketli olan objelere [biz onlara canavar diyelim:)] çarpmadan, duvarın %80'inin tamamladığınız zaman bir sonraki tura geçiyorsunuz. Oyunun sağ üst köşesindeki "Progress" kısmından duvarın yüzde kaçını ördüğünüzü görebilirsiniz. Sol üst köşedeki "Lives" kısmı ne kadar canınız olduğunu gösteriyor. Haklarınız bitse bile yeniden başladığınızda, aynı Level'den devam edebiliyorsunuz. Oyundaki sesten rahatsız olursanız eğer, hoparlör simgesinden sesi kapayabilirsiniz.

Kaçıncı levele kadar geldiyseniz, aşağı kısma yorum olarak yazın. Özellikle de level 14'ü geçen kişi mutlaka yazsın. Geçebilecek olan arkadaşı tebrik etmek istiyorum. Ama yalancılık yapmak yok. :) :)

Hadi kolay gelsin. :)

Adsız

Bizim Zamanımızda MSN

Vay be! Koskoca MSN dönemi sona erdi. Bir zamanlar ne de popülerdi. Ne Facebook vardı ne Twitter ne de bir başkası tanınırdı. Bir zamanların kralıydı  Messenger!

Bloga MSN'in kapanacağı ile ilgili yazımı yazarken, eskiler aklıma geldi bir an. (Yazı için buraya tıklayın.) Messenger'in popüler olduğu zamanlar benim ortaokul zamanıma ve lisenin ilk yıllarına denk geliyordu. Ne kadar çok çekici geliyordu insanlara. Herkesin mutlaka bir MSN adresi vardı. Hotmail adresinin olması artistlik gibi bir şeydi. Arkadaş buluşmaları vs. gibi şeyler de hep sanal ortamdan yapılırdı. Genelde gerçek hayatta konuşamadığın şeyleri orada rahatlıkla konuşabilirdin. Kim bilir ne kadar insan kaç kez aşkını ilan etmiştir oradan. Ne kavgalar yaşanmıştır, bazen büyük tartışmalar. Kim bilir kaç bin kişi kız arkadaşının şifresini ele geçirmek için kaç kez Google'da arama yapmıştır. :)

Online oyun toplanmaları da gayet zevkli oluyordu. :)

"Saat 22.00 gibi MSN'e gir. Hepimiz serverde toplanacaz, adaya dalıyoruz."
"Kor ver dostum, kor ver."

vs. tarzı konuşmalar. O zamanların heycanı ve zevki bambaşkaydı tabi. Çevrimdışı takılıp sevdiğin kızı dikizlemek. Yada 4 - 5 defa "çevrimiçi - çevrimdışı" olarak durum değiştirip, MSN'e geldiğine dair dikkat çekmeye çalışma gibi şeyleri hepimiz yapmışızdır.

En iğrenci de her harf için, farklı semboller kullanırlardı ve yazıları okumakta zorlanırdık. Mesela "B" harfine süslü püslü çiçekli şeyler atarlardı. Her "B" harfine bastığımızda yazıdaki kelimeler arasında o garip şeyler gelirdi.

O neyse de.. Emo denen Türkçe yazma özürürlüler de bence ilk defa Messenger'de görüldüler. "qanqa buqun qhoruselm mi?" gibisinden. Bir de ünlü harfleri yazmaya üşünen şahsiyetler vardı : "bgn tplnyrz" gibi. Ne iticiydiler yav. :)

Gıcık kaptığı arkadaşının MSN'lerini otobüslere veya tuvaletlere yazanlar da vardı o zamanlarda. Bir de "ekleyin, şov yapıyorum" gibi notlarda ekleyip, tüm abazaları o kişinin başına toplayan karaktersiz ve boş insanlar da vardı. :)

Şov falan derken aklıma MSN abazaları geldi. Bir de Messenger'in abazaları vardı. Google'da kız MSN adresleri arayanlara rastladım lan. Adamın başka işi gücü yok, böyle şeylerle vakit ayıranlar bile vardı. Kıza kamera açtırıp şov yaptırayım derken dolandırılanlar da oluryordu. Haberlerde vs. okurduk veya duyardık öyle olayları. Ne insanlar var yav!


Bizim zamanımızda MSN'in şekli de başkaydı tabi.  :) Onun ayrı bir havası vardı. Üstteki resimdeki gibi :)

MSN'in Var Mı?

O zamanlarda kızları Facebook'tan hemen arayıp ekleme gibi bir durum yoktu tabi. "Lan ne yapıp etsem de şu kızın MSN adresini alsam." deyip, erkekler acayip bir performans harcarlardı bu iş için. Tanımadığı kızları ilk gördüklerinde ilk akıllarına gelen şey MSN adresi almak olurdu. Malum, Facebook gibi direkt isim olarak arayıp bulamıyorsun.

Bizim insanımız zekidir tabi, kızdan MSN alacaksa kağıda kendi MSN adresini yazıp verirdi.  Kimileri de daha cesaretli olurdu gidip direkt olarak sorardı."MSN var mı?" yazar yada gidip biraz kızla konuştuktan sonra hemen soruyu çakar kıza.  :) Kızlar da az değiller naz ayağına yatarlardı ama verirlerdi yani.

Forumlarda veya arkadaş edinme sitelerinde de durum aynıydı. "Ya burası rahat değil, MSN var mı? Oradan görüşsek?" falan derken MSN taşırlardı yine olayı.  Sadece kız olarak bakmamak gerek. Daha önceden de dediğim gibi o zamanlarda artistlik gibi bir şeydi bir MSN adresine sahip olmak. Mesela erkekler de kendi aralarında "Kanka MSN'in var mı? Bana versene şu sınav konularını söyle bana." şeklinde bir konuşma ile birbirlerinin MSN adreslerini alırlardı ama; ödev falan bahanedir. Şuanda Facebook'ta "beğeni" ve "abone" fazlalılığı şeklinde kendini gösteren sidik yarışı veya milletin kendini tatmin etmesi durumu; MSN zamanlarında "en çok arkadaş" ve "anlık en çok çevrim içi arkadaş" sayıları baz alınarak yapılıyordu.

Forumlarda arkadaş edinme olayını geri dönecek olursak, benim de gerçek hayatta hiç görmediğim ama forum sitelerinde tanışıp farklı illerden olan iki kızla tanışmıştım. Zamanın trendlerine uymuşum yani. :) Biri Defne'ydi diğeri de Kübra'ydı. Şimdi ise hiçbiriyle görüşmüyorum tabi. Kübra'yı bayağı bir aradan sonra Facebook'ta arayıp bulmuştum gerçi ama eklemedim. Bir merak edip bakayım dedim. Merakımın da sebebi şuydu, Facebook'un yavaş yavaş popülerleşmeye başladığı zamanlarda herkes Facebook'a geçiş yaparken kendisi "Ben facebook açmayacam. Bana göre değil öyle siteler" falan deyip uzunca bir süre direndi Facebook akımına. Messenger'i açtığım zamanlarda da bir tek kendi olurdu. Facebook'ta arayıp bulduktan sonra kendisinin de Facebook akımına yenik düştüğünü gördüm. Şuanda Microsoft'un yenik düşerek, MSN servisine son verip, kullanıcılarını Skype'a yönlendirmesi gibi.

Adsız

Mühendislik Okuyoruz Diye Şifre Kırmayı Bilmemiz Mi Gerek?

Bilgisayar mühendisliğini kazandığım günden beri Facebook'ta bir çok kişi tarafından mesaj geldi bana. Yok, tebrik mesajı falan degil. "Nasıl şifre kırabiliriz?" tarzı mesajlardan.

Ülkemizin insanlarının da merakı hep bu yöndedir nedense. Bilgisayar adına merak edilecek ve öğrenilmesi gereken o kadar şey varken, onlar hep birilerinin şifreleri çalmaya meraklıdırlar. Bence bunun mantıklı bir açıklaması yoktur. Tamamen ülkemizin insanlarına ait garip bir iç güdüdür. Aslında bunun altında da yatan en temel etken yine yurdumuz insanında çokça görülen hava atma merakıdır. "ahahahaa.. Şifresini kırdım. Şimdi de gidip hava atayım." tarzı bisey bu bence. Hani kontör yüklemeye parası bile olmayanın iPhone 4 kullanma merakı gibi.

Liseyi bitireli 3 yıl oldu. O günden bugüne kadar hiç arayıp sormayan arkadaslarım sırf bu tarz seyler için mesaj atar oldular. Hani yüzsüzlüğü geçtik. Ondan bahsetmiyorum bile. Arayanlar bile oluyor bazen. Aralarında iyi niyetli gibi görünenler de var tabi. Mesela şifre kırmayı öğret yada nasıl sifre kırarım demiyor da "Arkadaşımın facesi çalındı. Şifresini bulmaya calışıyoruz." gibisinden. Telefonla arayan arkadasımda facebookuna girememekten yakınıyordu. İşte o anda kendimi Facebook teknik destek uzmanı sanmaya basladım bir anda. Şifresini unutmuş ama mail adresinin şifresini de unutmuş. O zaman da "Şimdi sizi mailinize ait teknik destek servisine bağlıyorum." diyesim geldi.

Bu işi öğrenmek isteyenlerden bir tanesi var ki bu işi kafaya koymuş. Ben  kendisine "yok, yapamam, ben bu işleri bilmiyorum" tarzı laflar sarfederek başımdan atmaya çalışırken kendisi bana "hocana sor" gibi bir yanıt veriyor. Bu da 3 yıl sonra mesaj atanlardan. Yüzsüzlükte kariyer yapıyor arkadaş. :) Bir de hocama sorduracak. Vay anasını!

Yani sonuç olarak insanlarımız bilgisayar mühendisliğinden bu tarz şeyler anlıyorlar. Hani evet, mühendisiz. Bilgisayarın içini dısını bilmemiz gerek; mesleğimiz sonucta ama bu tarz seyleri zaten mühendislikte göstermezler. En başta yasal degil zaten. İyi bir bilgisayar mühendisinin yapmaması gereken seylerdir bunlar. Biz de zaten mühendisliği bu tarz seyler için okumuyoruz ki.

Adsız

Blogger’in Yeni Kontrol Paneline Bir Türlü Alışamadım!

Blogger yeni kontrol paneli (arayüz).
Nerede o eski, alıştığımız Blogger paneli bee!.. Çok sade ve çok rahattık onunla. Bu yeni güncellemeyi bir türlü beğenemedim. Alışkanlıklarımızdan kolay kolay vazgeçememektendir belkide ama aradan hemen hemen 1 aydan daha fazla bir süre geçmesine rağmen ben halen alışamadım..

Facebook kullanıcılarının bir çoğu beğenmese de Mark Zuckerberg’in , Facebook profillerine zaman tünelini kullanıcılara dayadığı gibi, Blogger’de bize bu paneli dayadı. Adamlar resmen yiyorsa kullanma diyor. Biz de mecburen “Tamam abi, büyüksünüz.” demekten başka bişey yapmıyoruz. Mecburek kullanıyoruz. Emir büyük yerden. Ne yapalım abi… Katlanacaz artık. Bu paneli de zamanla sevebilirim belki ama; buradan Blogger'e seslenerek : “Allah için bir daha değişiklik falan yapmayın.” demek istiyorum buradan ama beni sadece Google’un botları anlıyor maalesef… 

Eski kontrol paneli (arayüz)  (Bu fotoğraf bana ait değildir.)
Onlar (Google botlar) sitenin fertlerinden biri gibiler zaten. Aradan bir gelip takılırlar burada.. Yazılarımı falan okurlar. Artık bizden birileri gibiler.. Ailece, beğenerek ve severek okuyorlarmış ama herşeyi de eksiksiz olarak Google amcaya sunuyorlarmış. Hıh! Bakın biri yanımızdan geçti sanırım... :) Bu yazımı da sunacaklardır elbet Google amcaya ama kim bu Blogger sisteminin en alt katman çalışanları olarak takar ki biziiiiiiii....

Biri Şunu Sustursun!


Bu adamın daha önceden Nane ve Çikitamuz şarkılarını biliyordum. Zaten çoğu kişi bu 2 şarkısıyla tanımaya başlamıştı Ajdar'ı. Geçenlerde arkadaşım aracılığıyla bir şarkısını daha öğrendim. Facebook üzerinden link atmış. Videoyu açmadan önce, başlığını okuyunca : "Lan bu adam yeni şarkı falan mı çıkarmış acaba. Bir tıklayayım da nasıl bir şarkıymış dinleyeyim. Bakalım adamda bir ilerleme falan olmuş mudur acaba." gibisinden saçma sapan düşüncelerle videoyu açtım. Evet açtım ama; açmaz olaydım... :D

Bir insan hiç mi kendini geliştirmez. Bundan önceki şarkılarına az-çok gülmüştüm de ama bu şarkısında resmen kahkaha attım. İlk dinlediğim zaman tüm gün gülmüştüm. Halen videoyu izlerken gülüyorum..

Adamda belli ki çok fazla medeni cesaret var ve kendine güveniyor tamam da ama ona bu şarkıları yapan adamlar yada çevresindeki insanlar "Yav kardeşim, sen şu işi bırak. Belli ki yapamıyorsun. Komik duruma düşüyorsun." tarzı konusmalarla adamı uyarmıyorlar mı hiç?

Biri çıkıp,
 "Sus lan! Şarkı yapma artık!
desin istiyorum.
  
Çünkü olaya müzikal açıdan bakınca tam bir rezillik olduğu ortada fakat; sırf komedi için yapacaksa ve bizi böyle güldürmeye devam edecekse, ben şarkı yapmasına kesinlikle karşı değilim. O yapsın. Biz gülelim. Stres falan atıyoruz en azından. Bu amaçla istediği kadar şarkı yapsın ama müziğe bişeyler katmak içln şarkı yapacağım derse, birileri mutlaka bu adama dur demeli. Adam resmen müzik katili.
 
Buyrun, siz de görün.
 
İddaa ediyorum! Bu video ve şarkı, komedi fimleriyle ölümüne yarışır.

Komediye hazır mısınız?

İşte;
 
Ajdar - Şahdamar

Adsız

Üniversiteli Oldum Panpa :)

Yazmak için geç kalınmış bir yazı belkide. 2 gün önce telefonumla gece 11 sularında internette gezerken bir anda ÖSYM'nin sitesine umutsuz bir şekilde girmiş ve bilgisayar mühendisliğini kazandığımı görmüştüm. Bu da tekrar hazırlanma sıkıntısı ve yine aynı stresi çekmemek anlamına geliyordu. En önemlisi de bilgisayar mühendisliği okuyacaktım.

Çok iyi oldu benim için. İstediğim bir meslekti çünkü. Hep isterdim bilgisayarın içini dışını herşeyini bilmeyi. Küçüklüğümden beri meraklıydım zaten. Belki de Ankara, İzmir, İstanbul gibi büyük şehirler gelmedi ama sevdiğim mesleği okuyacak olmam ve bilgisayar[ın] mühendisi olacağımı bilmek bile yetiyor.. Mühendis abi. Boru değil. :)

Kendi adıma hayırlısı olsun diyorum. Umarım mesleğimin en iyilerinden olabilirim. Darıs, üniversite okumak isteyen diğer YGS-LYS adaylarının başına der ve konuyu burada noktalarım..

Adsız

Ben Pek Birşey Bilmiyorum Ama Onlar İse Hiçbir Şey Bilmiyorlar


Bazı insanlar çok ilginç. Her bilgisayar ile ilgileneni çok iyi bilgisayar kullanıyor ve bilgisayarın her halinden anlıyor sanıyorlar. Çok fazla bilgisayar başında kalıp, sürekli bişeyler kurcaladığım doğrudur da ama herkes kurcaladığı alan kadarıyla bilgilidir. Ben blogum ile ilgili konularla ilgileniyorsam, şifre krma vs. olaylarını ben nerden bilebilirim ki? Blogumuz var diye mühendis olmadık ki.

Arkadaş çevrem vs. siteyi ister istemez öğreniyorlar. Sosyal medyadan, ordan burdan. Siteye göz atıyorlar tasarım gibisinden şeyler hoşularına gidiyor ilk başta. Daha sonra alttaki online sayısı falan da iştahlarını kabartıyor, ondan sonra sitedeki reklamlara bakıyor ve her site sahibine sorulan klasik soru geliyor : "Para kazanıyor musun?". Ne soruyorsun kardeşim. Para için mi açtık sanki. Açış amacım o değildi ama şuanda reklamlar olduğu doğrudur. Ona bunu da anlatamazsın işte. Hani hayır desen yalan söylemiş olacaksın çünkü adam reklamları falan görüyor. Evet desen çok fazla bişeyler kazandığını sanacak. Bir de kazandığını duyunca da hemen aklından senaryoları hazırlıyor : "Ulan adam internetten falan para bile kazandığına göre bu adam bu işi biliyor. İşim düşerse halleder bana. Arkadaşım nasıl olsa. Bilgisayarcı falan çağırıp masrafa gerek yok." gibisinden düşünceler akıllarında dönüyor olacak ki bilgisayarlarına ne halt gelirse hemen bana mesaj atıyorlar. Tamamdır! Sen bir bilgisayarcısı oldun artık onların gözünde.

Bilgisayarı bozuldu? - Ali yapar.
İnternet bağlanıtısı kopuyor. - Ali'ye mesaj at.  Halleder.
Yav bilgisayarıma virüs girdi. Oha! Onu da sen hallet.. :)
Bilgisayar çok donuyor, ağır işliyor - Ali'ye söyleriz hemen halleder ne olacak ki adamın sitesi var. Anlar o anlar.. Gibi, gibi, gibi....

Sadece bunlar olsa iyi. Birçok arkadaşımdan şu tarz mesajlar aldım : "Arkadaşımın xxx hesabının şifresini kırmak istiyorum. Sen bilirsin bana halleder misin 2 dakikada" gibisinden. Lan sanki bakkaldan ekmek almaya gidiyorum. Ne 2 dakikası lan? Hayır anlamam o işlerden desem de inanmıyor : "Ya hadi halledersin sen bi şekilde." şeklinde diretiyor. Neden kırmak istiyorsun diyorum, uzun hikaye sonra anlatırım i*nelik yaptı bana vs. gibisinden bişeyler zırvalıyorlar.Yani bana sordukları bu sorular ile aslında yapmak istedikleri şey hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmadıkları çok belli. Hatta ve hatta işi daha da ileriye taşıyıp, bilgisayar kullanımı hakkında bile herhangi bir bilgiye sahip olmayan ve bilgisayarı oyun ve müzik dinlemekten başka bir işe yaramayan; interneti de Google ile Facebook'tan ibaret bir yer olarak gördüklerine inanıyorum.

Aslında Google'ı bilmek de çok şeydir onlar için ama ya farkında değiller yada tembellik yapıp uğraşmak istemiyorlar. Google'ı sadece müzik ve film gibi şeyler için değil de bu tür sorunların çözümünü araştırmak için kullansalar, eminim onlar için daha faydalı olacaktır da adamlar rahata alışmış. Google'da araştırıp kendin öğrensene diyorum. Google saçmalıyor, karşıma çıkan şeylerden hiçbişey anlamıyorum gibisinden cevaplar alıyorum. Onlar ile yine bilmedikleri şeylerle kalıyorlar. Oysaki ben de bilmediğim konularla ilgili yaptığım ilk şey Google'dan sorunu iyice araştırmak oluyor. Az biraz da öğreniyorum, bilgi sahibi oluyorum.Yani bildiğimden değil, Google araştırdığımdan halledebiliyorum o sorunları. Bildiklerim de var, bilmediklerimi de bu şekilde öğrenebiliyorum. Daha bilgisayarına MSN bile indiremeyip, bilgisayarcıdan yardım alan ve sadece MSN'inin indirilmesi ve kurulumu karşılığında bilgisayarcıya 30 TL para ödeyen adamlara şahit oldum. Gerçekten de hiçbişey bilmiyorlar değil mi? Ben de pek bişey bilmiyorum aslında. İnternet ve bilgisayar çok geniş kavramlar. Bildiklerim bilmediklerimin yanında kum tanesi kalır diyebilirim. Sonuç olarak pek bişey bildiğim söylenemez ama onlarla benim aramda ince bir çizgi var : "Ben pek bişey bilmiyorum ama onlar hiçbir şey bilmiyorlar..."

Adsız

Bir Miyop İçin Hayat !


Hastalığın her türlüsü berbattır arkadaşım. Bunu birkez daha anladım. Lise 4'ün ilk döneminde uzağı artık hafif bulanık gördüğümü farkettim. Göz doktoruna gittiğim zaman, anında gözlüğü dayadı. İçimden küfür ede ede gözlüğü de satın aldım ama gel gör ki hiç takasım yok.

Lise 4'ün başlarıydı. Sınıftaki arkadaşlar 3 sene boyunca seni gözlük takmayan biri olarak tanıyorlar. Birden sınıfa gözlüklü bir halde girince, onların düşüncesinden çok kendini bir garip hissedersin zaten. Hele ki sevdiğin kızla aynı sınıftaysan.. "Ulan acaba nasıl duruyor. Beğenmiş midir bu halimi. Lan doktor ben senin... biiipp..." vs. gibisinden bir sürü düşünce geçer aklından. Neyseki bu tür şeyleri çok çabuk atlattım ama yinede gözlük takmak hoşuma gitmiyordu. Sınıftaki çoğu kişiden çok yakıştığını duydum. Hatta kızın biri gözlükle karizmatik olduğumu bile söyledi ama yinede sevmiyordum.

Başkalarının ne dediği benim için kesinlikle değildi. Yakışıyor yada yakışmıyor. Tek bildiğim şey bu gözlüklerin bende fazlalık gibi durması. Gözlüklü olmak hoşuma gitmiyor. Hiç hoş durmuyor işte daha nasıl anlatayım ki. Neyseki göz numaram çok yüksek değil. O yüzden gerekmedikçe takmıyorum.

Benim için miyop olmanın tek avantajı tanımadığım kişilerin olduğu kalabalık ortamlar olmuştur hep. Hani kalabalık bir ortama girince ne yöne baksanız insanlarla göz göze geldiğinizi farkedersiniz ve herkes bakıyor hissinden dolayı bir heycan basar ya.. İşte o bende olmuyor. Etrafı net olarak göremediğinden kimseyle göz göze gelme durumu olmuyor. Belki de göz göze geliyorumdur ama ben görmüyorum işte. :)

Peki o kalabalık ortam tanıdıklarla doluysa.. İşte o zaman eziyet gibi bişeydir. Arkadaşın yanına gelir, "Lan olm Ali görmüyor musun lan? İnsan bi selam atar." Herkese de tek tek açıklama yapmak istemiyorum. Kusura bakma yav dikkat etmemişim ayağına yatıyorum. Birde bu durum daha çok yolda yürürken oluyor.


Belli bir mesafeye kadar yanımdan geçenleri görebiliyorum ama işte o dediğim belli mesafaden sonrası insaları görsem bile yüz ifadelerinden tanıdık olup olmadıklarını anlayamıyorum. Aynen şu üstteki fotoğrafa benzer şekilde bir bulanıkla görüyorum insanları. Bazen kafa yapısından kim olduğunu tahmin edebiliyorum ama çoğu zaman "ulan ya bu oysa. Şimdi adama ayıp olmasın. Selam atayım." derken aslında selam attığım kişinin hiç tanımadık biri olduğunu yanına yaklaşınca farkedince, adamın mal mal baktığını görüyorum sadece. :D Gülmeyin lan. Berbat bir durum. Selam atmazsın tanıdık olur. Selam atarsın yabancı çıkar. Öyle bir durum işte. :D

Bu selamlaşma muhabbetinde benim yanlışlıkla attığım selamı alanlar da var. Bir defasında yolda kuzenlerle beraber yürüyorduk. Yanımda kardeşim de vardı. Karşıdan kısa boylu 35-40 yaşlarında bir bayanın geldiğini gördüm. Benden yaşça büyük olan dayımın kızı olduğunu düşündüm. Boy olarak özellikle çok benzettim. İyi akşamlar dedim. Kadın da hiç istifini bozmadan iyi akşamlar dedi. Sanki beni tanıyor gibi. Sanırımı o da miyoptu. :) Ondan sonra kadının aslında bizim tanıdık olmadığın farkettim. Kardeşim de neden o kadına selam attın dedi. Yav onu Dilek abla zannettim dedim. Ondan sonra göt olma durumuma herkesin gülmesi..

Yani gördüğünüz gibi biz miyoplar gözlüksüzken çoğu zaman komik duruma düşebiliyorlar. Lens falan tak demeyin. Ona da karşıyım bu sebeple gözlüğe mecburum artık. 1,5 yıldır beraberiz gözlüklerimle. Her ne kadar doğru düzgün takmasam da her zaman cebimdedir. Nerede ihtiyaç duyacağım belli olmuyor çünkü. :)

Adsız

Ne Bu AMK? [AMK Gazetesi Çıktı!]


İnternette bayağı ses getiren AMK gazetesi bugün itibariyle ilk sayısını çıkararak yayın hayatına başladı. Merak ettim ve ben de aldım. Çok merak edilmesi ve ilk sayısı olması sebebiyle alamayanlara veya alma fırsatı bulamayanlara elimden geldiğince gazetenin bu ilk sayısı ile ilgili izlenimlerimi aktaracağım. Bakalım neymiş bu AMK?

İlk önce açılımdan bahsedeyim. AMK gazetesinin açılımı üstteki resimden de gördüğünüz gibi : Açık , Mert , Korkusuz kelimelerinin baş harflerinden oluşmakta. Gazetenin basılmasına günler kala yaptıkları videolarla ve internet sitelerine verdikleri reklamlarla sanal alemde bayağı dikkat çekmeye çalıştılar  ve başarılı da oldular aslında..

Gazeteyi saat 11.40 gibi almaya gittiğim zaman sadece 3 tane kalmıştı. Kapışılmış desek yeridir. İlk gün için büyük rağbet göreceği belliydi zaten. Gazetenin ismini ilk duyanlar, Zaytung'un gazete halimi çıkıyor falan diyenler olmuştu ama gazete diğer spor gazetelerine göre daha ciddi ve asparagas haberlerden uzak. Birkaç tane de fotoğraf çektim gazeteden. Yukarıdaki de bu fotoğraflardan bir tanesi. Yaratıcı bir isim bir de ucuzmuş AMK. :)

Gazete 32 sayfa ve bu kadar kalın olmasının sebeplerinden biri de gazetenin boyutunun dergi boyutunda olması ayrıca iddaa ve at yarışları ekinin içinde olmasından kaynaklanıyor.

Gazetenin ilk sayfasında ve ondan sonraki sayfasında Selçuk İnan, Arda Turan ve Burak Yılmaz'la yapılan röportaj var. Ondan sonraki sıralarda ise Galatasaray, Beşiktaş haberleri, EURO 2012, NBA, tenis, TFF 1.lig, Süperlig, Trabzonspor ve son olarak Fenerbahçe haberleri yer almakta. Bu haberler yukarıda da dediğim gibi asparagas haberlerden uzak. Çok fazla yalan yanlış transfer söylentilerinden çok doğru haberlere yer vermişler. Transfer haberi olarak da sanal alemde ve medyada  ençok öne çıkan transfer söylentilerine yer vermişler gibime geldi. Bu yönüyle diğer gazetelerden ayrılıyor denilebilir. Ama önemli olan bu çizgide gidebilimek. Bunu da ne kadar başabilecekler bunu da zaman gösterecek tabi.

4 sayfa iddaa eki ve 4 sayfa da at yarışları eki var. Bu ekleri pek incelemedim İddaa ekine bir göz attım. EURO 2012'yi detaylarıyla incelemeye çalışmışlar. İddaa kadrosunda Olcay Şahin, Tayfun Tuncer ve Emre Bayraktar adında 3 isim bulunmakta. Twitter'da dolaşan söylentiler gibi iddaa ekinde pek kelime oyunu yapılmamış bakınız :



Fakat; at yarışı ekinde "KOŞ AMK" şeklinde bir kelime oyunu yer almakta. Bu tip kelime oyunları da ençok gençlerin ilgisini çekmekte ve bu isminden de kaynaklı olarak bu tip kelime oyunları sayesinde sosyal medyada ünü de hızla yayılmakta olan bir gazete..

İşte at yarışı ekinden bir görüntü :



Gazeteyi alırken bir de video çekeyim bloga koyarım dedim. İçerik zengin olsun maksatlı. Kuzenime kamerayı verdim ama berbat bir video çekimi ile video çekimi işini beceremedik. Sadece 5sn. çekmiş. Ondan sonra nasıl olmuşsa kamerayı durdurmuş istemeden.. Neyse kısmet değilmiş dedik video işinden vazgeçtik. Çünkü bir daha kamerayla bakkala girersek bakkaldaki kadın durumdan şüphelenebilirdi.

Gazete hakkında yazacaklarım bu kadar son 2 fotoğraf karesiyle konuyu da bitiriyorum.. Aşağıdaki ilk fotoğraf gazetenin ilk sayfasından bir tam görüntü ve 2 . fotoğraf da gazetenin 2. sayfasından yani Selçuk, Arda, Burak röportajından bir görüntü.





İşte günlerdir "Ne bu AMK?" denilen şey buymuş. Aslında ençok ilgi çeken tarafı da hiç şüphesiz ismi oldu bence. Blogkafem olarak yayın hayatına bugün başlayan AMK'ya başarılar dileriz.

Adsız

Çok Kötü Bir 4 Gün ve Doğum Günüm



Blogda önceleri sürekli başkalarının işlerine yarar yazılar yazarken şimdi de Genel adı altında bir kategori açtım. Bu kısımda içimden geldiğince kendimce karalamalar yapacağım. Hiçbir kategoride olmayan yazılarımı da bu kısma ekleyeceğim.

Yarıyıl tatiline girerken onu bunu yapacam falan derken -ders adına- tatilin henüz ikinci günü karın falan yağmasından bahsetmiştim. Bayağı neşeli bir gün. Tatilin bize süprizi gibiydi fakat karın sonrası olabilecekleri hiç hesaba katmamışım. Diğer yazımda da bahsettiğim gibi Antakya'nın çoğu bölgelerine elektrik verilemedi yada en azında bizim bulunduğumuz yerlere elektrik verilemediğiniden bahsetmiştim.Hatta şarjımın da bitmek üzere olduğunu ve aynı gün internet paketim de bitmişti. Son olarak kar ile ilgili blog yazımı telefonumdan yazmıştım.

4 günün kabus gibi geçmesi de bu noktada başladı zaten. 4 gün sonra bugün ilk defa elektrikler geldi. Bende oturup blogda bişeyler karalayayım dedim. Bu 4 gün içinde bir de doğum günüm vardı. Elektrik olmasa da teknolojiden uzak, blogumdan ve sizlerden :P uzak olsamda iyiydi. Ailece bir kutlamaydı. 19'una bastım. Zaman da ne çabuk geçiyormuş.Blogu açtığımda henüz 15 yaşında ve liseye yeni başlamıştım şimdi ise YGS ve LYS hazırlık.Sınavlardan bahsetmişken de ODTU bilgisayarı o kadar çok istiyorum ki buraya ne kadar yazsamda kelimeler kifayetsiz kalır sanırım.

Neyse doğum günü bu elektrik kesintisi olayının 2. günü olmuştu. Ama kabus bitmedi. Birde soğuğu yiyince şifayı fena kaptım. Şuanda salonda oturmuş abimin laptobundan bu yazıyı yazarken bir yandan da annemin kendi yöntemleriyle hazırladığı sıcak içecek. Annem onu karışım olarak adlandırır ve çeşitli bitkilerden oluşuyor. Tabi bunun yanında sizinde dualarınız benim için önemli. Diğer 2 günde elektriksiz kabus gibi geçti. Hasta olmam da cabası. Asıl kötü geçmesinin sebebi de yapmak istediklerimi yapamamdan kaynaklı.

Ha birde ben bu yazıyı yazarken kardeşimde bir yandan televizyondan "Bugün ne giysem?" programını izliyor. Kulaklarım bazen oraya takılıyor bazende yazacaklarımı unutyorum ama kardeşim TV'yi kapatmamakta kararlı. Ne b.ktan bir programmış lan. İğrenç bişey. 2 yumuşak adam ve bir kadın. Birde şöyle bişey var. Şuana kadar TV'de gördüğüm tüm programlardaki modacı erkeklerde bir yumuşama var. O güzel olmuş bu güzel olmuş bizimle değilsin.Lan öyle saçma programmı olur. Oradaki yarışmacıların kaderleri kendini modacı olarak gören 3 kişinin elinde. Konu ile bilgilerine saygım var belki ama bence herkesin modacısı yine kendidir. Zevkler ve renkler tartılmaz diye güzel bir söz vardır. Beğenme öznel bir olaydır. O kişinin zevki öyle yani senin yorumunun ne önemi var ki. Herkesin modacısı kendisidir. Orda o modacılar önerilerde bulunabilirler ama eleme gibi bir fırsatlarının olması saçma. Başka alternatiflere yönelmeli yayıncı yada programı kapatmalı.

Zaten kadınların bu güzel giyinme meraklarını anlamıyorum.Geçenlerde Twitter'da bu program ile ilgili bir tweet okudum. "Bu programı erkekler sunsa bu program 10dk. da biter. Bu kokuyor mu? Hayır! O zaman giy gitsin" çok güzel yazmış yazan arkadaş.

Neyse konu daha fazla sapmasın. İşte öyle bişeyler karamalamak istedim. Ne kadar ilginizi çeker bilemiyorum ama blogda sonuçta bir sanal günlüktür neticede. ;)

Adsız

...Ve Uzun Bir Aradan Sonra Antakya'ya Kar Yağar


Kim bilir bir daha ne zaman yağar. Bugün için bir tarih atmak gerek : 22.12.2012...

Hatay'a aslında her sene kar yağar ama dağ tepelerine fakat Antakya'ya neredeyse hiç yağmaz. En son kar yağdığında bayağı küçüktüm. Eski albümleri falan karıştırdım. Tam bilmemekle beraber yaklaşık 10sene önce yağmış sanırım.

Sabahtan beri bloga bu konuyla ilgili birşeyler karamak istiyordum fakat; kar yüzünden elektrik telleri bayağı zarar görmüş Antakya merkezde. Malum, buralar kara alışık olmadığından yıllardır elektrik kablolarını da yerin altından geçirme gibi bir gereklilik hissetmemişler. Sonuçta akıbeti belli olmayan bir şekilde elektriksiz kaldık..

Blogumda bu konudan bahsederken birde orjinal bir resim olması sebebiyle bir kaç fotoğraf çekmiştim ama fotoğraf makinesinin şarjının bitmesi ve laptopun şarjının da bitmesi, bizi teknolojiden uzak kalmaya mecbur etti. Fakat neyseki telefonumdan da bir kaç poz çekmiştim. Neyse elektrik daha sonra gelir, diyerekten blog yazmayı erteledim. Neyseki üstteki fotoğrafı telefonumdan çekmiştim.

Şuanda 23.10 ve halen elektrik yok. Ben yatağıma uzanmış, cep telefonumdan bu yazıyı yazıyorum. Ne yazık ki telefonumunda şarjı bitmek üzere şanssızlık budur işte. Elektriklerinde bizim bulunduğumuz bölgeye ne zaman yeniden verileceği de belli değil. Coğu bölgede var. Şanssızlık bu ya, bizim bu taraflardaki elektrik direklerinin rotasyonunu yeni yapıyorladı ki kar daha erken davrandı.

...Ve uzun bir aradan sonra gelen kardan sonra bugünkü tüm programlarım alt-üst oldu diyebilirim. İçimdeki çocuk canlandı sanırım diyecem ama ben halen büyüdüğümü kabul etmiyorum. Tabii uzun bir aradan sonra gelmesinin heycanı da 7den 70e kadar herkeste vardı.

Geceden yağan karın sabaha kadar süreceğine kimse inanmıyordu. Hatta karın Antakya'ya yağdığına bile inanılmıyordu.

Örnek bir diyalog :
+Kar yağıyor!
-Ya ne karı görmüyor musun ince ine yağmur yağıyor.
+Baksana birikiyor ama.
-Doludur o dolu. Ne karı ya Antakya'da?

(biraz geçtikten sonra)

-Aaa.. Harbiden kar yağıyormuş. Ama yağmurla karışık ya birazdan durur. Sabaha kalmaz.

...Ve sabah 5.30da sebepsiz bir şekide uyanıp dışarı bakınca heryer kar! Bayağıda birikmişti. Öyle ki; evinde önündeki çamın dalı, daha fazla karın ağırlığına dayanamayıp kırıldığını farkettim. İnternete girip facebook'u dikizleyim dedim ama elektrik yok.

Evde kalınmazdı. Saat 6.00 kardeşimi uyandırıp evden çıktık. Birkaç poz etrafı çektikten sonra kar topu savaşı falan derken saat 08.30'u bulmuştu.

Eve girdik.

Bilgisayar yok.. Dolayısıyla wi-fi. Hemen günlük internet paketi aldım. Tonlakazan sağolsun. :)

Artık tüm gün interneti cepten takip etmek zorunda kaldım. İlk önce telefonu modem olarak kullansamda laptopun şarjı bittiğinden cepten bağlanmak zorunda kaldım.

Kahvaltı falan derken saat 13.00'ı buluyor. Daha sonra ise bir kardan adam ile kar zamanlarının vazgeçilmez sembolünü de yarattık. Öyle böyle geçti işte..

Daha önceden de olduğu gibi kar burda yine sürmedi.Yaklaşık olarak geceden beri 12 - 13 saat sürdü ama yinede bayağı kar birikmişti. Yağarken nede güzeldi ama yağdıktan sonra.. Her yer berbat!

Sonuç olarak pazar gününe denk gelmesi iyi oldu aslında. Farklı bir pazar geçirdik bayağıda yorucuydu. Bu yazıda burda biter ben yatmaya gider..

Adsız

Öküz Türkçesi Mi?

 

Evet başlıktan da okuduğunuz gibi bugün son zamanlarda çokça kullanılan öküz türkçesinden bahsedeceğim. Gençlerimiz son zamanlarda yaşadıkları iletişim sorunlarını halletmek için(!) kendi kendilerine bambaşka bir dil icat etmişler bu dilin adına da biz "öküz türkçesi" diyoruz. Onlar ise Türkçe konuştuklarını zannediyorlar.


Biraz daha sert konuşmak gerekirse Türkçe özürlü kişilerin genelde sanal alemde yaptıkları hastalıklı bir konuşmadır. Genellikle de C harfi yerine ch; K harfi yerine q kullanımı bu yada Ç yerine J kullanımı bu hastalığın belirtileridir. Bazı Türkçe kelimeler yerine İngilizce kelimeler kullanılarak da belirtilerini gösterebiliyor. Sanal ortamlarda (facebook vs.) çokça kullanılan bu dil genel olarak kız kesimi ve top kesimi tarafından çokça kullanıldığı saptanmıştır. Emo denen canlı grubunun da genel olarak bu tarz konuştuğu bilinmekte.


Bazı internet sitelerin öküz türkçesini çok iyi örneklemişler. İşte paylaşılanlarlar. Bakınız :


ghizem janım six o'klokta chilek cafede bulushuoz.....
aanadım pepeeemm...kojaman kisssss.....

okuz turqcesi mı?? o ne kı abeeeeee...
ishiniz< qhücünüz yoq mu yha sizin..........

walla pen böhle konsuomm...ishinize gelirse....chünkü pen moronum....

ßizi ChèqèMèyhèNLèr aNtèN thaqtirshiN.!! ;)

böhhhgg...sen türqü mü dinloyusuuunnn....qıro msun ooluuummm yhaa....*

qwE qwE... (bunu da kullandıkları zaman güldüklerini ifade ediyorlar sanırım.)


Gördüğünüz gibi resmen güzel Türkçemizi katletmişler. Kardeşim anlamıyorum! "Ya" kelimesini neden "yha" olarak yazıyorsun ki? O "h" harfini oraya ekleyerek kendini tatmin mi ediyorsun ve bunun sonucunda rahatlıyor musun?

K harfi yerine neden Q harfi? Alfabeden mi haberiniz mi yok! Özellikle Facebook'ta çokça rastlanmakta. Adam karizma yazacak "qarisma" şeklinde yazma gereği duyuyor. Kendini daha mı artist hissediyor nedir çözemedim.

Arkadaşım, Türkçe'nin bir eksiği yok peki senin var mı? Lütfen Türkçemizi doğru kullanalım. Basit bişey gibi görülmesin. Bu durumun yayılması dilde yozlaşma, kültürlerin yok olması hatta birlik ve beraberliğin bozulmasına kadar gidebilir. Güzel Türkçemiz var iken neden kullanmıyorsunuz ki?




bakınız : henüz blog yazma işinde profesyonel değilken 5sene önce ilk okul sayılacak düzeydeyken yazmış olduğum bir yazı. Yaşımdan dolayı anca bu kadar yazabilmişim o zamanlarda ama dikkatli okuyunca aslında çok şey anlatmak istemişim sanırım..


...Ve Atamız demiş ki :


Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.- Mustafa Kemal Atatürk

Adsız
 
 
OrtayiPisletenV1 - Copyrgiht 2013 - Tüm haklarımı annem kaldırdı - Tema Yapımcısı: TanerC.